30 Mart 2019 Cumartesi

Günlük hayata dair

Havaların bir ısınıp bir soğuması bizi şaşkına çevirmiş vaziyette. Açıkçası havalar ısındıkça ben strese giriyorum, Antalya'da genellikle baharı yaşamadan doğrudan yaza geçiş yapıyoruz.

Bu ara bir de uyku düzenim altüst olmuş vaziyette. Sabah kahvaltıyla aldığımız gıdaların besin değerinin yanında içtiğimiz çay ve kahveyle azaldığını sanırım herkes duymuştur. Dolayısıyla sabah erken kalkıp kahvaltı yapıp uykumu açamayınca tekrar uyuma alışkanlığı edindim. Bir saat sonra tekrar kalkıp kahvemi içip ayılıyorum. Bu sağlık açısından bir nebze daha iyidir ama günüm altüst oluyor. Uykunun bölünmesinin de yine sağlıksız bir tarafı olduğunu sanıyorum. Bir şekilde tekrar düzene girmem lazım, umarım önümüzdeki hafta toparlarım kendimi.

Perşembe akşam bir arkadaşıma yemeğe davetliydim. Aynı zamanda ihtiyaç doğrultusunda alışverişe çıkmak istiyordum ve akşamüstü annemle buluşup alışveriş merkezine gittik. Birçok mağazada birçok kıyafet denedim ama yine basic t-shirt lerde karar kıldım. Puslu mor (gri-mor), bordo ve siyah V yaka üç tane aldım, eğer değişik bir model aramıyorsanız bunların iyisini ve hesaplısını LCWaikiki'de hala bulmak mümkün.

Oradan arkadaşıma gittim, yemeğe katkı olarak annemin yaptığı humusu götürdüm. Ne yapayım bunu annem benden iyi beceriyor :D Arkadaşım hazır kıymalı mantı alıp pişirdikten sonra yoğurdun üstüne kendi hazırladığı kıyma harcını da ekleyip servis yaptı. Bunun dışında patates kızartması, salata ve meyveden oluşan bir menü vardı. Bir arkadaşımız daha kızıyla geldi, evsahibi arkadaşımın oğlu da bizimleydi.


Yemekten sonra sohbet amaçlı bir oyun oynadık. Herkes bir kağıda üç soru yazdı ve diğerlerine sordu. Soruların niteliğinin fantastik olması kararlaştırıldı. Benim ilk sorum "Zaman makineniz olsa geçmişe mi gitmek isterdiniz, geleceğe mi? Neden?" İlginç cevaplar geldi, siz de isterseniz yorumlarda cevaplayabilirsiniz :)

Son olarak yine Tuğçe Işınsu'dan bir alıntıyla bu sabahki yazımı sonlandırayım. 

OLUMSUZU HER AN YAKALA İPTAL ET.
DEĞERİNİ KEŞFET.
MECBUR HİSSETME.
SESSİZLİĞİ DİNLE.

Keyifli bir haftasonu olsun, sevgiler

28 Mart 2019 Perşembe

Uyku öncesi ve uyandığımız an olumlama yapmak

Günaydınlar, devamlı olumlu kalmak için mücadele versek de hergün kötü şeyler duyuyoruz, görüyoruz. Bunların bilinçaltımızı etkilediği kesin ve biz farketmeden bu olumsuz duygular birikip sağlığımıza etki etmesin, aman dikkat. Bu ara Tuğçe Işınsu'nun El Vedud kitabını okuyorum. Oradan kendim için not aldığım olumlamayı sizinle paylaşmak istiyorum. Günümüzü kaliteli kılmak adına da olumlamaların faydalı olduğunu düşünüyorum...


İyi günler, sevgiler

27 Mart 2019 Çarşamba

Madama Butterfly Operası

Aslında evden çıkmam lazım, erken yapılması gereken işlerim var ama kendime bir kahve yapmışken size de bu yazıyı hazırlamadan edemedim. 

Son zamanlarda Devlet Opera ve Balesi ve Devlet Tiyatrosu'nda hangi temsil varsa izleme gayreti içinde olunca blogumun son iki ayı bunların yorumuyla doldu. Bunların çoğu dramdı, bazı bölümlerde izlediğim dram birşeyleri çözümlememe yardımcı olurken fazlası beni sıktı ve gerdi. Yine de herbirini izledikten sonra "İyiki gelmişim" demekten kendimi alamadım.

Geçen cumartesi annemle dışarıda geçirdiğimiz, yemekli, kahveli, yürümeli günden sonra akşamında da temsil vardı. Operaya girmeden annem uzun zamandır bu kadar güzel bir gün geçirmediğini söyledi ve beni çok mutlu etti. 

Temsil öncesinde konuyu okuduk, yine bir dram... Üzüldük ama operalar genellikle böyle oluyor...
Madama Butterfly kendisini kocasına adamaya hazır, genç bir geyşadır. 15 yaşında olan Butterfly, Japonya'ya gelen Amerikan subayı Pinterkon ile evlenir ve Pinkerton'un dinine geçer. Dinini değiştirmesi ile bunu kendi kültürlerine hakaret olarak gören Butterfly'ın ailesi O'nu reddeder. Butterfly'ın artık Pinkerton ve sadık yardımcısı Suzuki'den başka kimsesi kalmamıştır. Pinkerton evliliklerinden kısa bir süre sonra Amerika'ya geri döner. Bu arada hamile olan Butterfly, senelerce sabırla Pikerton'u bekler. Pinkerton bu süre zarfında Amerika'da evlenmiştir. Pinkerton oğlunu almak için Japonya'ya gelir. Pinkerton'un kendisine ihanet ettiğini gören ve bu üç yıl boyunca hayal kurduğunu anlayan Butterfly babasından kalma hançer ile intihar eder.


Opera iki perde ancak perdeler uzun, toplamda 3 saat sürüyor. Birinci perde sonlarına doğru bende bir baş ağrısı başladı, ikinci perdede de arttı maalesef. Sonlarında dayanamayıp gözlerimi kapadım ve sadece müziği dinledim. Sadece müziği bile o kadar güzel ki.

Yine de eve geldiğimde bir rahatlama hissettim, tüm gün dışarda akşamına da operada, evi nadiren özlerim ama özlediğim bir gün olmuştu, sevgiler :)

12 Mart 2019 Salı

Tiyatro oyunu yorumu: Dördüncü Ay

Yine Devlet Tiyatroları'na biletim vardı ve yine annemle gittik izlemeye. Bu oyuna 8 Mart'ta gittik ve bunun da Kadınlar Günü temasına uygun bir konusu vardı. 


İsveç'te yaşayan geleneksel bir Türk ailesinin hayatı anlatılıyordu. Tutucu bir baba ve akrabalar, onların tavırlarını kopyalayan bir ağabey. Ağabey çalışıyor, kız kardeşi de lisede okuyor. Anne, baba ve küçük kardeşleri bir araba kazasında hayatlarını yitirmişler.


Kardeşler İsveç'te yaşamaya devam etmiş, ağabey kız kardeşinin sorumluluğunu üstlenmiş. Katı kuralları var, kız genç, kanı kaynıyor ve İsveç'li bir erkeğe aşık oluyor. Ağabeyinden saklıyor fakat onun öğrenmesi uzun sürmüyor. Kız kardeşini çok sevmesine rağmen O'nu hırpalıyor, burada ağabeyin düştüğü ikilemi izliyoruz. Daha sonra kız kaçıyor ve durumu öğrenen akrabalar ağabeyinden kızın namusunu temizlemesini istiyor. 


Oyun boyunca ağabeyin kızın ölmüş anısıyla konuşuyor, eski sahneler canlanıyor, gözünün önüne geliyor adeta. Böylece geçmişten geleceğe hikayeyi öğreniyoruz. Kız bir süre sonra eve dönünce ağabeyi O'nu çok sevdiğini tekrar tekrar söyleyerek öldürüyor, bu sahne çok can alıcıydı. 

Tiyatronun isminin Dördüncü Ay olması otopsi sonucu kızın dört aylık hamile olduğunun öğrenilmesinden dolayı. Ağabeyi babasının anısına ihanet etmiyor, akrabalarının yüzünü kara çıkarmıyor ama ağır bir vicdan azabı çekiyor. Yani O'na doğru olduğu öğretilen davranışlarda bulunması huzur getirmiyor. 

Detaylı anlattım sanırım ama şehrinizde bu oyuna denk gelmenizin zor olduğunu düşünüyorum. Devlet tiyatroları bunu başka şehirlerde de oynarsa da sanırım bu sene olmaz, yine de denk gelirseniz iyi seyirler. 

Bu arada müzik, sahneleniş ve ışıklar çok çarpıcıydı, bazı sahnelerde korktum, gözümü kapatıp annemin koluna yapıştım :) 

9 Mart 2019 Cumartesi

Tiyatro: Mor Çığlıklar Sığınağı

Bu tiyatro oyununun oyuncularından biri yakın arkadaşım. Bana iki tane davetiye vermişti, ben de mahalleden bir arkadaşımla buluşup gittim. Dünya Kadınlar Günü'ne özel hazırlanan oyun 7 Mart'ta sahnelendi. Çok yoğun geçen günlerin ardından akşam izledik oyunu, ben çok yorgundum, yakın arkadaşım oynayacak olmasa evden çıkmazdım o akşam.


Kendisi bazı oyuncuların provalara gelmediğini ve kötü geçebileceğinden üzüntüyle bahsetmişti ama bir-iki yerde saniyelik unutmalar dışında herşey çok güzeldi. Amatör olmalarına rağmen hiç heyecanlanmadılar, güzel rol yaptılar.


Adından da anlaşılacağı gibi mor çatı sığınma evine gelen kadınların hikayelerini anlatıyordu oyun. Orada sohbetleriyle başlayıp, öncesinde başlarından geçen olaylar canlandırıldı. Biri kocasından dayak yiyor, biri kız çocuk doğurdu diye bebeği öldürülüyor, biri babası tarafından tacize uğruyor ve satılıyor, biri iftiraya kurban gidiyor, birinin de sevdiği adamla yakalanınca başı belaya giriyor. 


Fotoğraflarda yok ama erkek oyuncular da çok başarılıydı. Acımasız, maço erkek rollerini çok iyi canlandırdılar. Konforlu sayılabilecek yaşamımda bazı ailelerde aklıma bile gelmeyecek dramların yaşandığını anladım, üzücü ve sarsıcıydı. Bazı sahnelerde dayak yiyen kadınların durumu trajikomik işlenmişti, gülmeye hasret insanımızın aksine hiç gülemedim. Gülmek bu durumu normalleştirmek oluyordu bence ve durum sadece trajikti aslında.

Bugün Hürriyet Akdeniz'de haber oldu bu oyun, yoğun ilgi olduğundan ve turneye çıkacaklarından bahsediyor. Kimbilir, belki sizin şehrinize de gelirler ve izleme şansını yakalarsınız.

Kitap yorumu: Otuz Dokuz Basamak - John Buchan

Bu ara yazmam gereken yazılar birikti, bunun dışında iki tiyatro oyunu anlatacağım. Bu kitapla ilk defa lisede karşılaşmıştım. İngilizce derslerimizin birinde okumamız gereken bir kitaptı ve ders kitaplarımızla birlikte satın almıştık. Tabi sadeleştirilmişti ama yine de bana okumak zor gelmişti, bir kaç kez elime alıp bırakmıştım. İngilizce öğrenen birinin okuması için zor bir kitap, ana dilinde olmayınca olay örgüsü karışık gelebilir. O gün bugündür kitabın içeriğini ancak öğrenebildim :)


Uzun süre Afrika'da çalışan Richard Hannay sıkıntıdan patlamak üzeredir ve Londra'ya son bir gün daha tanıyıp Afrika'ya geri dönmek istemektedir ancak o gün kapısını sıradışı bir adam çalar. Adam Avrupa'yı savaşa sürükleyecek sansasyonel bir sırrı taşımaktadır ve peşinde casuslar vardır, hayatını kaybetmeden önce bildiği herşeyi Richard'a anlatır. 

Richard şimdi, bu adamı öldürdüğü zannedilerek hem İngiliz polisi tarafından, hem de sırrı öğrendiği için Alman casuslar tarafından aranmaktadır. Kılık değiştirerek bir trene binip kaçar.

Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasından hemen önceki yaz aylarında geçen roman, şimdiye kadar yazılmış en iyi ve en başarılı gerilim ve casusluk hikayelerinden biri kabul edilmekte ve o dönemdeki sosyal ve politik olayları başarıyla yansıtmaktadır

Otuz Dokuz Basamak'ın birçok kez filmi çekilmiştir fakat beyaz perdeye ilk aktarımı olan, Alfred Hitchcock'un yönettiği, başrolünü Robert Donat'ın oynadığı siyah-beyaz versiyonu hala en ünlüsüdür.

Şiddetle tavsiye ederim, çok akıcı, kitabın içine çekiliyorsunuz adeta ve nasıl okuduğunuzu anlamıyorsunuz :) 

6 Mart 2019 Çarşamba

Bak şu leyleğe Filmi

Bak şu leyleğe eğlenceli bir animasyon filmi. Tüm gün kafanızı çalışmayla yorduysanız akşam dinlenmek için izleyemek iyi oluyor.


Bir serçe olan Richard, bir leylek ailesi tarafından büyütülür. Bu yüzden kendinin leylek olduğuna inanmaktadır ancak göç mevsimi geldiğinde annesi, babası ve kardeşi O'nu yuvada bırakarak sürüyle birlikte Afrika'ya doğru yola çıkar.


Bir baykuş ve bir muhabbet kuşuyla arkadaşlık etmeye başlayan Richard, Afrika'ya gidip ailesini bulmakta kararlıdır.


Böylece üç kafadarın maceralı seyahati başlar.


Bazı filmleri izlerken sanki daha önce izlediğim başka bir filmin farklı bir versiyonuymuş gibi geliyor, bu da onlardan biri, ama zevkle izleniyor. Özellikle küçük çocuğunuzla birlikte izlemek için bir film arıyorsanız tavsiye ederim, iyi seyirler.

3 Mart 2019 Pazar

Özgürlük Yazarları filmi

Bugün not aldığım birkaç filmden ilkini biraz izleyip, ikincisinin de konusunu okuyup izlemekten vazgeçince üçüncüde karar kıldım; Özgürlük Yazarları. Adı da çok güzel değil mi?

Milyonluk bebek filminden tanıdığım Hilary Swank başrolde. Film gerçek bir olayı anlatıyormuş, bunu da sonunda öğrendim, siz bilerek izleyin. 


Erin, Amerika'da farklı ırklardan ve gelir düzeyi düşük, çeteleşmenin olduğu  ve devamlı kavga halinde olan çocukların okuduğu bir okula edebiyat öğretmeni olarak atanır. Bu amaçsız ve hayattan beklentisi olmayan, okulu sadece orada bulunmaya katlanmaları gereken bir yer olarak gören çocukları severek, özenli ve sıradışı bir eğitim yolu izleyerek, birbirleriyle barışıp arkadaş olan, kendilerine inanan ve başarıyı yakalayabilen bireylerlere dönüştürür. Filmde çocukların bu dönüşüm yolculuğunu izliyoruz. 


İşe onlara birer defter hediye edip, günlük tutmalarını istemekle başlar. Hayatlarından etkilenmemek mümkün değil, hele bunların gerçek olduğunu bilseydim daha da duygusallaşırdım sanırım, ara ara gözlerim doldu.


Erin bir öğretmen olarak inanılmaz bir başarı sağlıyor, zaten oldukça idealist, aslında her eğitimcinin olması gerektiği gibi. Filmin sonunda babasının bile kızını kıskandığını söylemesi herhalde babasını çok seven bir kızın duyabileceği en güzel iltifat. Ben fazla süprizleri bozmadan bu yorumu bitireyim, izlemek isteyenlere iyi seyirler :)