24 Haziran 2018 Pazar

Pikniğimiz

Merhabalar, öncelikle bugün vereceğiniz oyların ülkemiz için hayırlı olmasını diliyorum. Seçim zamanı herkeste bir gerginlik oluyor, biz de bu gergin bekleyişin havasından çıkmak için bir arkadaşımla dün akşamüstü piknik yapalım dedik. Piknik dedimse bir ormana gidip mangal yakmak tarzında değildi. Şehir içinde Falez parkta denize karşı oturup yemek yedik. Yemekleri ben hazırladım, öğlenleyin pazara gidip malzemeleri aldım ve hazırlıklara başladım. Tarif ve fotoğrafları sizinle paylaşacağım. Ancak yedikten sonra çekme fırsatım oldu, bu tip fotoğrafları sevmem ama kusura bakmayın. 


Öncelikle piknik masamızın manzarası... Denize sıfır bir restoranda daha iyisini bulamazsınız. Övünmek gibi olmasın yemekler de öyleydi :))

Yanıbaşımızda keyif  yapan dostlarımız:



Bol bol sohbet edip dinlendiğimiz bir akşamüstü oldu, biliyorsunuz açıkhavada zaman çok güzel geçiyor :)


Yemeklere gelirsek, galeta unlu kıymalı cevizli börek, patatesli kabak mücveri ve haydari vardı, bir de çikolata götürdüm. Yemeklerin hepsi son derece lezzetli oldu, tariflerine ulaşmak için üzerlerine tık. Salatalık, domates, biber, meyve, kuruyemiş ve içecekleri de arkadaşım getirdi. Pek bir eksiğimiz yoktu anlayacağınız.

Umarım seçimleri alnımızın akıyla atlatırız. Yüzümüzün güldüğü bir gün olsun...

14 Haziran 2018 Perşembe

İşi biten uydular nereye gider?

Konuyla birazcık alakanız varsa, dünya yörüngesinde bulunan işlevini tamamlamış iletişim, uzaktan algılama, GPS gibi uyduların yörüngede adeta bir metal çöplük oluşturduğunu duymuşsunuzdur. Bunlar birbiriyle çarpıştığında veya meteorların bunlara çarpması sonucu dağılabiliyor ve parçaları dünya yörüngesinde işlevini sürdüren diğer uzay araçlarına çarpma riski taşıyor. Hatta bununla ilgili enfes bir film var, mutlaka izlemenizi tavsiye ederim: Gravity (Yerçekimi).


Son yıllarda bilim adamları bu çöplüğü azaltmak için bir takım çözüm yolları üretmeye başladılar bile. Bunun tam olarak nasıl olduğunu bilmiyor ve merak ediyordum. Atlas dergisi'nin Mayıs ayı sayısında bu konuda bir makale yayınladığını görünce heyecanla okudum ve bu bilgiyi sizinle de paylaşmaya karar verdim:

Her uzay aracının bir ömrü vardır. Kimi birkaç yıl, kimi iletişim uydularının en az 10 yıl, Voyager gibi gezegenlerarası yolculuk yapan uzay aracı tam 41 yıldır çalışmaya devam ediyor. Genel olarak uydunun enerji kaynağı veya yakıtı bittiğinde görevini tamamlamış olur. Bu yakıt gerekli zamanlarda yörünge düzeltmeleri yapmak için manevralarda kullanılır. Metalik çöp sayısını kontrol altına almak yeni uzay misyonlarının çöplerle uzayda çarpışmasını engellemek için, her uzay misyonu görev tamamlandıktan sonra ölümünün nasıl olacağına dair bir planla birlikte uzaya fırlatılıyor. Elbette planı gerçekleştirmek için en sonda belli bir miktarda yakıt rezerve edilerek. 

Özellikle dünyaya yakın olan LEO (Low earth orbit) uyduları genel olarak sadece birkaç yüz km yukarımızda bulunurlar. Tam sınırları 160 km ile 2000 km arasıdır. Bu uydulara örnek olarak Uluslararası Uzay İstasyonu, casus uydular ve uzaktan algılama uydularını sayabiliriz. Bunlar, Dünya'ya çok yakın olduklarından, yaşam süreleri bitince kontrollü olarak Dünya'ya geri düşürülürler. Tabii düşürüldükleri yer herhangi bir yer değil. Büyük Okyanus'un ortasında, karaya 2400 km uzaklıklıktaki, resmi adıyla, Uydu Mezarlığı'na düşürülürler. 

Dünya merkezinden 35 bin 786 km yukarıda, dünya ile eş zamanlı dönen, iletişim ve meteoroloji gibi uyduların konumlandığı bir yörünge daha vardır. Bu yörüngede bulunan uydular, görev süreleri bitince çok uzak olduklarından Dünya'ya düşürülmez, onun yerine yaklaşık 300 km daha yukarıdaki Mezarlık Yörünge'ye çıkarılır. 2002'den bu yana, ABD'nin aldığı kararla, herhangi bir uydunun iletişim lisansı alabilmesi için uydunun görevi sonunda mezarlık yörüngesine çıkarılma planının hazır olması gerekiyor.

Kaynak: Atlas Dergisi - Mayıs 2018

4 Haziran 2018 Pazartesi

Kitaplar Kalbimden Vurur

Bu mimi pek çok blog arkadaşım yaptı sanıyorum. Mim kısa ancak söyle bir göz attığımda sorulara ne cevap vereceğimi bilemesemde eğlenceli olur düşüncesiyle yapmaya koyuluyorum :) Hemen her blogun kullandığı görseli kullanacağım, çünkü çok beğendim, sakıncası yoktur diye düşünüyorum. 


- Okumayı size sevdiren ne oldu?

Tam olarak bilmiyorum. Kendimi bildim bileli iyi bir okuyucuyum. Babamın saatlerce gazete okumasını örnek alıp sevmiş olabilirim. Üniversite yıllarında az okudum, genelde derslerle ve arkadaşlarımla meşguldüm, sonrasında ablamın teşvikiyle okumayı arttırdım. Hayatımın vazgeçilmez bir parçası haline geldi.

- Hiç bir kitabı, sayfalarını çevirerek biriyle okudunuz mu?

Böyle birşey hiç hatırlamıyorum. Küçükken annem ve babam beni kucaklarına oturtup kitap okumadılar sanırım, bunu sorayım anneme :) Büyüyünce de buna benzer birşeyi bir kere kuzenimle yaptık. Yaylada bir evimiz vardı. Bizi ziyarete gelen kuzenimle yatağıma uzanıp yan yana kitap okuduk ama farklı kitaplar. Hatta bu halimizin bir fotoğrafı bile var, komik bir fotoğraf :)

- Yolculuğa giderken yanınıza kaç kitap alırsınız?

Bu konuda abartı bir rakam yazamayacağım, sadece bir. Ancak aldığım kitabı çok dikkatli seçerim, uzun bir yolculuksa da kalın olur.

- Asla okumam dediğiniz kategori nedir?

Asla asla demem genelde, istisnalar olabilir ama okumayı sevmediğim kategori, siyaset içerikli kitaplar. Bir de filmlerini olduğu gibi savaş konulu kitapları da sevmiyorum. 

- Kitapları renklerine göre mi alfabeye göre mi sıralarsınız?

Kitaplığımda konu ve yazarlara göre sıralama yaparım. Şu ara evin üst katında düzenlediğim sabit bir kütüphane, alt katında ise canımın istediği kitapları alıp okuma sırasına göre rastgele dizdiğim darmadağın başka bir kütüphane var.

- Okurken size eşlik edecek bir hayvan ister miydiniz?

Evet kucağımda yada vücudunu bana dayayıp yatan bir kedi veya bir köpeğim olsun isterdim. Bir yandan onu severdim ne güzel :)

- Bookstagram olarak kendi stilinizi oluşturduğunuzu düşünüyor musunuz?

İnstagram'da çektiğim fotoğrafları genellikle kitap alıntıları veya güzel sözlerle birlikte yayınlıyorum. Bir tarzım olsun diye uğraşmadım ama sanırım bana has bir hesap oldu. Kitap tanıtımlarını bloguma saklıyorum. Arasıra da özel fotoğraflarımı paylaşıyorum. Bakmak veya takibe almak isterseniz  hesap adım Kıyı Ova (kiyiova)

Çok keyifli oldu bu mimi cevaplamak benim için, beklediğimden daha çok eğlendim. Yapmayan her arkadaşı mimliyorum. Sevgiyle kalın :) 

Kitap yorumu: Dünya Ağrısı - Ayfer Tunç

Bugünlerde akşamları terasta geçiriyoruz. Yemeği yedikten sonra kitap okumaya başlıyorum orada. Normalde akşamları fazla okumazdım ama açık havada çok güzel gidiyor. Okula giderken yolda da okuyunca yarım kalmış kitaplarım teker teker hızla bitmeye başladı. Dünya Ağrısı, Antalya Kitap Topluluğu'yla birlikte okuduğumuz bir kitaptı ve ben zamanında bitirememiştim :) Kitabın sonunu öğrenmemek için toplantıya da gitmedim.


Bir Anadolu şehrinde evlenip çoluk çocuğa karışan Mürşit aynı zamanda baba yadigarı bir otel işletmektedir. Hayatından ölesiye nefret etmektedir fakat bu çarkın içerisinden çıkmaya da cesareti yoktur. Çevresine karşı uyumsuzdur, aile hayatını benimseyemez, kök salmak değil de hep başka diyarları dolaşmaktır isteği.

Şehre altın madeninde çalışmak üzere gelip O'nun otelinde kalan jeoloji mühendisi Uzay'la arkadaştır sadece (madenci). Her akşam birlikte yiyeceklerini paylaşıp içki içerler otelde, birbirlerinin acılarına dokunmaya çok yaklaşırlar. Ancak günahlarını birbirine anlatmaları çok uzun sürecektir, ondan sonra da bu acıları birazcık olsun çözülecektir...

"Balkonda sigarasını yaktı. Madencinin gittiği günkü azgınlığı kalmamışsa da, hava hala karlıydı. Rüzgarın savurduğu karın içinde şehir ışıkları solgun ateş böcekleri gibi yanıp sönüyor. Sigarasını bitirdi, izmaritini balkondan aşağı attı, ikinciyi yaktı.

Elvan geldi, elindeki battaniyeyi Mürşit'in sırtına koydu, yanına oturdu, yumuşacık gözlerle baktı.

"Baba...Neyin var?"
"Hiç kızım... içim ağrıyor."

Keşke böyle demeseydim diye düşündü, Elvan hastayım sanacak. Sansın ne yapayım dedi sonra, hastayım zaten, benimki de bir nevi hastalık ama ilacı yok.

Ama Elvan hiç öyle sanmadı.
"Benim de ağrıyor baba," dedi. "herkesin çok ağrıyor içi" ...
"Herkes kendine göre bir ilaç arıyor baba. Ama senin ilacın bana uymaz, benim ki de sana.""

Kitap akıcı ama Türk romanlara özgü bir karamsarlık var içinde. Bu, benim Türk yazarları okumamı bayağı azaltıyor yine de genelleme yapmamak gerek, kendi değerlerimizin de farkına varmamız lazım. Kitabı fazla övmeyeceğim ve yermeyeceğim de, okumak size kalmış. Yanlız yazarı tanımak için en az bir kitabını okuyun derim, çünkü ustaca bir anlatımı var. Hepimiz için mutlu ve bereketli bir hafta olsun! :)

2 Haziran 2018 Cumartesi

Kitap Yorumu: Vadideki Zambak - Balzac

Önceki yazılarımı okuyanlar bu kitabın bir süredir elimde süründüğünü bilir. Geçen sene başlayıp yarım bıraktıktan sonra bu kış hız verdim ve daha sonra araya başka kitaplar girdi ve ancak bitirebildim. Elimdeki kitap anne ve babamın oluşturduğu kitaplıklarından 1973 basımı, kitabın 2. baskısı. Sert kapak, çok da güzel bir kağıt kapağı vardı, yıpranmasın diye çıkarmıştım ama şu ara bulamıyorum :) Dolayısıyla kitabımın resmini koyamıyorum ama şöyle bir çiçeğe ne dersiniz, zambakları büromu günlerce mis gibi kokutmuştu :)


Kitabın kahramanı Felix'te böyle zambak gibi bembeyaz tenli bir kadına aşık oluyor. Aşkı karşılık bulsa da kadın evli olduğu için kendisini bu aşkın şehvetinden uzak tutmaya çalışarak hem kendisine hem de Felix'e azap yaşatıyor. Kitabın geçtiği dönemin göz önüne alınırsa boşanıp Felix'le evlenmesi de kolay bir durum değil tabii ayrıca sağlık bakımından çok zayıf, bakımına muhtaç iki çocuğunu da düşünüyor. Ancak yine de yaşadığı bu aşk için ağır bir bedel ödüyor.

Romanı fazla anlatmayayım ama başta ağır ilerliyor. İlk bölümde Felix'in çocukluğu anlatılıyor ve çok acıklı. Kitabın yarısını geçtikten sonra benim okuma heyecanım dolayısıyla hızım da arttı. Yazarın Fransız ve İngiliz kadınlarına dair çözümlemeleri çok harika. Olaylar da ilgi çekici ama biraz yavaş gelişiyor. Eğer edebi okuma hazzını ala ala ilerlemeyi seviyorsanız sorun yok, çünkü anlatımlar çok güzel. 

Dinin katı geleneklerine uymaya çalışan bayan De Mortsauf'un hayatına benzer hayatların ülkemizde de yaşandığını sanıyorum. Üstelik bizde kocasının aşığına gösterdiği hoşgörüyü görmek mümkün değil. Kesin Felix dayak yemiş veya ölmüştü :) Burada ise De Mortsauf malikanesinde istediği kadar kalıyor. Kocasını aldatmamak için Felix'i zaman zaman çocuğu yerine koyarak seviyor kadın buna çabalarken sarfettiği sözler okurken insanı bir nebze bunaltıyor. Bunların kadını biraz küçük düşürdüğünü düşündüm. Ayrıca Felix'in hayatını dolayısıyla yaşadığı aşkları, özellikle de böyle derin bir aşkı yeni sevgilisine mektupla anlatması da  karşı tarafın tepkisini çekiyor. Gerçekten hangi kadın sevdiği erkeğin eski aşk hayatını dinlemek ister ki?

Klasikleri okumayı sevenlerin atlamaması gereken bir kitap. Mutluluğun zirvede olacağı bir haftasonu olsun :)