13 Mayıs 2015 Çarşamba

Osho'nun Mükemmel Tesbiti

Osho'nun yazdığı bazı şeylere katılmayabiliyorum ama akıl üzerine müthiş bir tesbit yapmış ve bunu paylaşmak istiyorum.

Osho'ya göre dünyada iki tür akıl var: "Yunan ve  Hindu aklı (burada felsefeden bahsediyor). Yunan aklının tutkusu bilmek, Hindu'nunki ise var olmak. Hindu tutkusu bilmek ile fazla ilgilenmez, ama var olmakla çok ilgilidir. Hindu'lara soracak olursan var olmaktan başka bilmenin bir yolu yok. Aşkı nasıl bilebilirsin? Tek çaresi aşık olmak. Sevgili ol ve öğren. Ve eğer deneyimin dışında kalıp izleyici tavrı alıyorsan o zaman aşk hakkında bilgi edinebilirsin, ama kendini asla öğrenemezsin.

Yunan aklı tüm bilimsel gelişmelerin öncüsüdür. Modern bilim Yunan aklının bir yan ürünündür. Modern bilim tutkudan arınmış, yabancılaşmış, izleyen, tarafsız, önyargılı olmayı gerektirir. Objektif ol, kişisel olma - bilim adamı olmak istiyorsan temel şartlar bunlar. Kişisel olma, duygularının seni yönlendirmesine izin verme; tutkularına yenilme, hiçbir tez ile yakından ilgilenme. Sadece gerçeği izle - içine fazla girme, dışında kal. Katılımcı olma. İşte bu Yunan tutkusu: bilgi için tutkudan arınmış bir arayış.

Yunanistan'daki Delfi tapınağında yazan yazı "Kendini tanı", bu söz yunan aklını ifade ediyor. Bu tapınak Hindistan'da olsaydı orada Kendin Ol yazardı - çünkü bu sensin.

Önemli bir sentez gerekiyor, Hindu ve Yunan aklı arasında bir sentez. Bu dünya için en büyük nimet olabilir. Bu zamana kadar bu mümkün olamadı, ama şimdi temel şartlar mevcut ve bir sentez mümkün. Doğu ve Batı belirsiz bir yakınlaşma içinde. Doğulu insanlar Batı'ya gidip bilim öğreniyorlar, bilim adamı oluyorlar ve Batı'da arayış içinde olanlar Doğu'ya gidip din nedir onu öğreniyorlar."

Biz bu konuda şansılıyız, ülkemizin coğrafi konumundan dolayı bu iki aklı sentezlemişiz. Hindistan'da ise batı aklınız işe yaramaz, orada çok fazla hissiyat ve empati ön plandadır. Kararlarını sizin sesinizi dinleyerek değil, kendi iç seslerini dinleyerek verirler.

Ayrıca bilim insanları olarak yapmamız gereken, yanlış uygulamaları tesbit edip orada bırakmak değil, yapılması gerekenler konusunda da adım atmak, yani çözümün bir parçası olmak bence.




10 Mayıs 2015 Pazar

Anneler Günü

Bugün anneler günü ve ben annemden uzaktayım. Annem anneannemin yanında, başka bir şehirde birlikte kutluyorlar anneler gününü. Annemle birbirimizi özlüyoruz ama o iki ayda bir, bir ayı anneanneme bakarak geçiriyor. İkisini de çok özledim, hayatımdaki bu iki güçlü kadın bana daima güven veriyor, onlara ne kadar teşekkür etsem, onlar için ne yapsam az ❤️❤️ ...

Peploe - Tulips




30 Mart 2015 Pazartesi

Kim Yahu Bu Her Yere Saldıran İskender?

Antalya'nın her köşe bucağı tarih malum. Gittiğim pazar yürüyüşlerinde mutlaka birkaç kalıntıya rastlıyoruz doğada, yol üstünde. Rehberimiz de orada bir antik şehir olduğu bilgisini veriyor genellikle. Değişmeyen tek ayrıntı şu ki antik kent minik görünse dahi Büyük İskender'in akınına maruz kaldığıdır. Soldaki resimde Yayla Kuzdere, Ovacık (Kemer) çevresinde yürüyüş yapan ben ve yine İskender'in sefer yaptığını öğrendiğim bölge. Sağdaki resimde Büyük İskender.

"Kim bu abi, bu kadar düşman Likya, Pamfilya, Psidia bölgesinin halkına?" diye içimde bir merak uyandı ve hayatıyla ilgili kısa bir araştırma yaptım. Aristoteles'in öğrencilerindenmiş İskender (III. Aleksandros). Anlaşıldığına göre İskender öğretmeninden yanlızca ahlak ve politika dersleri almakla kalmamış... Kitaplara bağlı kalmadan, ağzından anlattıkları bazı bilgiler, sırlar varmış ki bu bilgiler gizli kalır, çok kişiye öğretilmezmiş. İşte Aristoteles İskender'e bunları da öğretmiş.

İskender insan sağlığıyla, hekimlikle yakından ilgilenirmiş. Prens bu konuda öğretmeninden edindiği bilgilerden daha ileri gitmiş, bu bilgilerin uygulamasıyla da uğraşmış. Hasta olan arkadaşlarına bakar, onlara ilaç yazar, tavsiyelerde bulunurmuş.  

Yaradılıştan konuşkanmış; iyi konuşmaya, düzgün cümleler kurmaya, mantıklı düşünceler ileri sürmeye de meraklıymış. Öte yandan, çeşitli bilim dallarına karşı büyük ilgi duyar, okumaktan çok hoşlanırmış.

En sevdiği kitaplardan biri İlyada imiş. Bu destanda asker cesaretinin kuvvet kaynağını görmüş İskender ve Aristo'nun hediye ettiği bu kitabı kılıcı ile birlikte hep yastığının altında bulundururmuş.

Babasının ölümünden sonra M.Ö. 336'da 20 yaşında bir delikanlı iken Makedonya tahtına geçmiş. Babasının öngördüğü üzere Makedonya O'na dar gelmiş; çetin, azimli, sarsılmaz bir yaradılışı varmış. Yunanistan'da birkaç şehri ele geçirdikten sonra bütün düşüncesini Doğu seferi üzerine yoğunlaştırmış. Trakya ve Tuna boylarında savaştıktan sonra M.Ö. 334'te Anadolu'ya geçmiş. Derken sırasıyla Troya, Lydia, İonia, Karia'da savaşıp Lykia'ya gelmiş. Yani Çanakkale'den geçip Ege Bölgesi'ni ele geçirdikten sonra Antalya'ya ulaşmış.

İskender'in ilk amacı babasının da planlamış olduğu gibi Batı Anadolu'da Yunanca konuşan ya da Yunan kültürünün nüfuzu altında bulunan kentleri Pers sultasından kurtarmakmış. Sonra da Pers İmparatorluğu'nu ele geçirecek ve hatta Helenleştirme siyaseti güdecekmiş...

Antalya sınırları içerisinde yer alan Lykia'ya ve Pamphilya'ya, ayrıca bir kısmı Antalya'yı kapsayan Pisidia'ya girdiğinde teslim aldığı yerleşimleri sayacağım ama aslında aklınıza gelen gelmeyen, adını bildiğimiz bilmediğimiz, şu an kalıntılarını gezdiğimiz, Termesos hariç, bütün antik kentler diyebilirim. Lykia'da; Telmesos, Pınara, Ksanthos, Patara ile 30 kadar ufak yerleşme, Phaselis. Pamphilya'da; Perge, Aspendos, Side. Aspendos savaşmadan İskender'le anlaşmaya varmış ancak İskender bölgeden biraz uzaklaşınca kent bu anlaşmanın şartlarını yerine getirmeyeceğini açıklamış. Bunun üzerine İskender hemen geri dönmüş, kentin yakınlarında karargah kurmuş. Bunun  üzerine kentin halkı af dilemiş, O da onlarla anlaşmış ama bu sefer çok daha ağır şartlar ortaya sürmüş, örneğin 50 yerine 100 talanton altın para (1 talanton 20 kg. !!!), ayrıca Makedonya'ya ödenecek yıllık vergi istemiş... Psidia'da ise Termesos'u kuşatıp dağlık bir arazi olmasından dolayı burayı fethetme düşüncesinden vazgeçmiş, bir alamadığı orası kalmış zaten onun hikayesini de çok merak ediyorum gerçekten. Sagalasos'ta ise kent olanca gücüyle karşı koymaya çalıştıysa da sonunda teslim olmuş, ah ne severim Sagalosos, Ağlasun'u...  

Yunan yarımadasından, Afrika'da Mısır'a, Asya'da Hindistan'a kadar uzanan geniş bir alanda çağının en güçlü hükümdarlarını yenerek büyük bir impratorluk kurmuş İskender. Şaşırtıcı olan ise bütün bunları 13 yıl içinde başarmış olup, 33 yaşında Asya seferinden dönüşte Babil'de vefat etmiş olması...

Şu ara evde oyalanmak için Osho'nun bir kitabını okuyorum ve İskender ile ilgili bir anekdota rastladım. Öncesinde "Para, şan, şöhret peşinde koşmayı bırak, varlığının merkezine dokun" diyor özetle Osho. Anekdot şöyle:

İskender'in ölmeden önce maiyetine "Ölü bedenimi sokaklarda taşırken, bırakın her iki elim dışarı sarksın. Onları örtmeyin" dediği söylenir. Bu enderdir - kimse bu şekilde taşınmaz.

Maiyetindekiler anlayamadıkları için sorarlar: "Ne demek istiyorsunuz? Bu alışılagelmiş bir yol değil. Bütün beden saklanıyor... Neden ellerinizin sarkmasını istiyorsunuz?"

İskender cevap verir: "Boş ellerle öldüğümün bilinmesini istiyorum. Bunu herkes görmeli ve bir daha kimse bir İskender olmaya çalışmamalı. Çok şey kazandım ama yine de hiçbirşey elde edemedim; krallığım büyük ama ben hala yoksulum." 

Bu hikaye ne kadar doğru bilemem, ben Osho'nun yalancısıyım. Ama şunu söyleyebilirim ki: Bu dünya hiç kimseye kalmadığı ve kalmayacağı gibi, İskender'e de kalmamış...   


Kaynaklar: 
İskender - Plutarkhos
Eski Yunan ve Roma Tarihine Giriş - Oğuz Tekin
Yaşam Sevgi Kahkaha - Osho




21 Mart 2015 Cumartesi

Baharatlı Sıcak Çikolata

Bahar havası Antalya'da hissedilmeye başlasa da bugün oldukça rüzgarlı ve serin bir gün. Pırıl pırıl güneşimiz var ama birkaç gün için çıkardığımız kazakları bugün tekrar giydik. Benim kış henüz etkisini yitirmeden son haftalarda yaptığım favori bir içeceğim var. Misafirlerime de ikram ediyorum, değişik bir damak tadına sahip olmasına rağmen çok beğeni topladı. Ben zaten Hindistan'ın etkisinden çıkamamış biri olarak çok çeşitli baharatı olan neye rastlarsam deniyorum. Soğuktan birazcık içimizin titrediği bugün de yapmak yerinde oldu, siz de havalar ısınmadan deneyin derim...

Sıcak çikolatanın baharatlısı benim için yeni olsa da Fransa, İsviçre gibi bazı Avrupa ülkelerinde yaygınmış. Bunu duyunca Alpler'de kayak yaptıktan sonra karla kaplı yamaçlarını izlerken içmek gözümde canlandı. Eh bu da gerçekleşir inşallah bir gün...

 Burada bir kişilik tarifini vereceğim:

1 fincan süt
10 gr bitter çikolata
10 gr sütlü çikolata
1/4 çay kaşığı tarçın
1/4 çay kaşığı toz zencefil
1/4 çay kaşığı acı toz kırmızıbiber
1/4 çay kaşığı muskat cevizi rendesi

Bütün malzemeler bir cezvede karıştırılarak pişiriliyor. Fincana konan sıcak çikolatanın üzerine krema konulup üzerine toz kakao serperek de servis edilebilir ama çikolatalı zaten yeterince ağır oluyor ben koymuyorum.
Afiyet olsun ~

 

3 Mart 2015 Salı

Gezegenimizi Afrika'nın Tarlaları mı Besleyecek?

Bu yazımı National Geographic'te okuduğum bir makale hakkında yazmaya karar verdim. "Türkiye'nin onca tarımsal sorunu varken Afrika'da yapılan tarım üzerine yazmak da nereden çıktı?" diyenler olabilir. Bunun sebeplerinden biri Afrika'nın büyük bir kıta olması, yani orada yapılan büyük çaplı tarım, tüm dünya ekonomisini etkileyebilir, özellikle günümüzde orada arazi kiralayıp tarım yapanların genellikle Avrupalı yatırımcılar olduğu ve modern tekniklerin kullanılmaya başlandığı gözönüne alınırsa... İkincisi, Afrika çok sıcak bir ülke olduğundan benim aklıma başta gelen ve pek de akıllıca olmayan "Orada ne yetişir ki?" sorusu. Yarının tahıl ambarı olarak görülen Afrika'nın toprakları çok verimliymiş ayrıca burada tek parça çok büyük alanlara ekim yapılabiliyor. 

Kuzey Mozambik'teki Hoya Hoya Şirketi'nin yaklaşık 10 bin hektarlık soya fasulyesi çiftliğinin işletmecisi olan Arjantinli tarım uzmanı Miguel Bosch şöyle demiş "Tanrı'ya bir mektup yazıp tarım için en iyi toprağı ve iklim koşullarını isteseniz, size bunu gönderir." Bu subjektif bir bakış açısı, farklı iklim koşullarında yetişebilen ve farklı toprak istekleri olan meyve ve sebzeler var. Ülkemiz bu konuda çok şanslı, tahıllar ise daha kurak ve sıcak iklimlerde, fazla su isteği olmadan, tohum ekildiği sürece kendiliğinden yetişebiliyor. Fazla bakım istemiyor, doğal yağmurlarla sulanması yeterli olabiliyor. Sulama, Türkiye'de bilinçsiz yapılan uygulamalardan biri. Tahıla da olsa yağmurlara ilave olarak su verirseniz daha çok ve kaliteli ürün alabilirsiniz ama ben aşırı sulamanın zararlarının göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bitkiye gereğinden fazla su verdiğinizde toprak tuzlulaşmaya başlar. Bu durum, ülkemizde GAP projesinin gerçekleştirilmesinden sonra Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşandı. Yapılan barajlarla bölge suya kavuştu ancak elde su var diye tarla ve bahçelere fazlasıyla verildiği için tuzluluk sorunu ortaya çıktı. Tuzlu topraklar çoraklaşır ve birçok ürün bu topraklarda yetişemez hale gelir. Sonrasında araziyi ıslah etmek de çok zor ve pahallıdır.

Dünyadaki birçok gelişmenin gerisinde kalan Afrika, kendi yerli halkının yaptığı tarım bakımından da geri. Gübre, sulama ve daha iyi tohum kullanımıyla gelen yeşil devrim, on yıllar önce Hindistan ve gelişmekte olan diğer ülkelerde rekoltelerin artmasını sağlamış ancak 1960'lı yıllardan beri alınan mahsül oranlarının artmadığı Afrika'da kök salmamış. Hükümete göre ülkenin 36 milyar hektarlık ekilebilir alanının neredeyse %85'i kullanılmıyor. 2004 yılından bu yana ormancılık ürünlerinden biyoyakıt ve şekerkamışına kadar her türlü ürün için ülkenin ekilebilir topraklarının yaklaşık %7'sine denk gelen 2.5 milyon hektarlık alan, yurtiçi ve yurtdışı yatırımcılara kiralanmış -ki bu Afrika'daki en yüksek oranlardan biriymiş. Ama ben bu oranın kısa bir zamanda çok yüksek bir artış göstereceğini düşünüyorum.



Kaynak: National Geographic Türkiye (Temmuz 2014)                                                                       Kaynak: National Geographic Türkiye (Temmuz 2014)

Kiralanan topraklar yüzünden yerel halk o toprağı ekip biçmekten alıkonuluyor tabi, onlara daha çorak topraklar, bataklık alanlar veriliyormuş. Ayrıca köylerinden uzak mesafelerde oluyormuş bu topraklar. Kimisi de bu uluslararası şirketlerde işçi olarak çalışıyor ve hiç yoktan ailesini geçindirebilmek için biraz para kazanabiliyormuş.

Bu şirketlerin burada yatırım yapmasının bir faydası, köylerin elektrik, su gibi altyapı ihtiyaçlarını karşılaması.  Yine de verimli topraklarından uzaklaştırılan ve verilen bazı vaadlerin yerine getirilmemesi ile karşı karşıya kalan köylü kızgın.



Bilimadamları da bu toprakları laboratuarları gibi kullanıyorlar. Küresel ısınmanın ilk etkilerinin göründüğü bölgede kuraklığa dayanıklı tohum çeşitlerinin ıslahı ve verimliliği inceleniyor bu bölgede aynı zamanda.


Afrika'da yapılan tarım uygulamalarının asıl amacı şirketlerin daha fazla para kazanmak istemesi olsa da, dünyaya faydalı katkıları olacağı da göz ardı edilemez. Ama yine de patronların ağırlıklı olarak kıtaya ait ülkelerin vatandaşı olması istenmez mi..? Ve her beş çocuktan birinin açlık yüzünden gelişim geriliği gösterdiği bir kıtanın biraz da kendi halkının doyur(ul)ması gerekmez mi..?



Kaynak: National Geographic Türkiye (Temmuz 2014)


19 Şubat 2015 Perşembe

Antalya - Ekizce Köyü'ndeki Sedir Ormanı Tehdit Altında...






















Çok güzel geçen doğumgünümün ertesi günü, yani 8 Şubat pazar günü, Antalya'nın yürüyüş gruplarından biriyle Ekizce Köyü'ne gittim. Bu rotayı seçmemin bir sebebi de mermer ocakları yapılması planlanan köyde bu amaçla sedir ağaçlarının kesilecek olmasıydı. O gün bölgenin doğal yapısının korunması için yürünecek ve bazı sivil toplum kuruluşu temsilcileri köyde basın açıklaması yapacaktı.

Köye gelmeden araçlarımızdan indik ve yürüyüşe başladık. Ağaç türleri içinde Sedir'i çok beğenirim zaten, onların çevresinde gezerek spor yapmaktan çok keyif aldım...

Sedir ağaçları hakkında kısa bir araştırma yaptım daha sonra, Toros Sediri ile ilgili bilgi topladım tabii. Yayılış alanları 1000-2000m. yükseltiler arasında yer alıyormuş ve Antalya'da bunun gibi 4 tane daha Sedir ormanı daha varmış. Sedir yayılış alanlarında ortalama sıcaklık 6-12 0C , ortalama yağış 600-1200 mm. olurmuş. Yine bu alanlarda toprakların pH değeri yıkanma koşullarına bağlı olarak hafif asitten nötr ve hafif alkalene kadar değişmekteymiş. Doktora yaptığım bölüm icabı bu yağış ve pH değerleriyle ne kadar iç içeyim anlatamam. O yüzden hemen açıklayayım, belki de hatırlatma olacak, pH 7 değeri nötr, alt değerlerinde asidik, üst değerlerinde de alkanlinli (bazik) özellik taşıyor. Daha fazla teknik ayrıntıya girmeden tarihi hakkında da biraz bilgi vereyim:

"Koniferler (kozalaklı ağaçlar) Kralı" olarak betimlenen Toros Sediri ile ilgili yazılı belgeler, yaklaşık 4750 yıl öncesine gitmekteymiş. Yazılı belgelere geçen ilk ağaç türü olduğu sanılıyor. Toros Sediri belgelerde; büyüklüğün, kuvvetin ve metanetin, şan ve şerefin, kraliyetin, maneviyatın, fevkalade büyük miktarların, kraliyet ihtişamının, takdirin, zenginliğin ve dünya çapında yayılış kudretinin simgesi olarak ifade edilmekteymiş. 

Bu ormanların faydalarını hatırlatmakta fayda var, bunlar biliniyor ama gözönüne alınmalı; toprak eğiminin fazla olduğu yerlerde toprak muhafaza ve erozyon kontrolü, baraj gölü ve havzalar civarında hidrolojik ve yaban hayatı koruma fonksiyonu, ören yerleri civarında doğayı koruma, estetik ve rekreatif fonksiyonları gibi...

Bu hakikaten çok estetik olan ağaçların arasından geçip Ekizce Köyü'ne vardık. Pankartlar açıldı ve basın açıklaması yapıldı...






O hafta sonu orada bulunabildiğim için çok mutlu oldum. Köylüler desteğimizden ötürü bize teşekkür için yemek yapmışlar, öğle yemeğimizi orada yedik. Onların daha çok bilinçlenmesi ve köylerinin ormanını daha azimle korumaları gerekiyor, tüm faydalarının yanında oralar ayrıca biz doğa yürüyüşçülerinin spor alanı. Bazı sivil toplum kuruluşları, çevreci gruplar ve Antalya'nın doğa sporları yapan tüm grupları ormanların korunması için destek veriyor. Umarım hep bir ağızdan yapılan "Sedir Ormanları Yok Olmasın!" çağrısına yetkililer duyarsız kalmaz ve bu ormanlar tüm güzellikleriyle varlıklarına nesiller boyunca devam ederler...





2 Şubat 2015 Pazartesi

Paulo Coelho'nun Elif adlı Romanı Üzerine

Aslında ikinci blog yazım için yine bir kitap üzerine düşünceler değil de başka bir konu düşünmüştüm ama ilk yazıma gelen yorumlardan sonra bu kitap yazısını öne aldım. Doktora yeterlilik sınavına bir hafta kala kendimi son bir tur çalışmaya motive etmek için kütüphaneye gittim ve 4-5 tane kitap seçip, çalışma masamın arkasında duran kitaplığa koydum. Sınav bittikten sonra okunmak üzere bekleyeceklerdi, sınava kadar çalışma aralarında göz atabilirdim. Bu kitaplardan sadece birine göz attım ve hatta sınavdan önce biraz okumaya başladım. Bu, Paulo Coelho'nun Elif adlı kitabıydı. Gururla duyurabilirim ki doktora sınavını geçtim!!!! Ve iki gün içinde bu kitabı bitirdim.

Kitabın baş kahramanı yazarın kendisi, kendi hayatından bir kesit anlatıyor. Hayatında her şey durağanlaşmaya başlıyor, monotonlaşıyor ve üretemez hale geliyor Paulo. Hepimiz böyle dönemlerden geçeriz, var oluruz ama bir bitki gibi sabit hissederiz kendimizi, her gün birbiriyle aynı gibi bir his çöreklenir, sıkılırız, bana en çok uzun bir süre seyahate çıkmadıysam böyle olur. İşte yazar da böyle bir dönemde Rusya'yı bir baştan öbür başa trenle katetmeye karar veriyor. Bu yolculukta yazarla birlikte başrolde bir Türk kızı var, adı Elif değil, Hilal.  

Paulo Coelho okumuş olanlar bilirler romanlarında her zaman spiritüel öğeler bulunur, yazarın dini yönü ağır basar. Kitapta Kur'an'ın surelerinden alıntılar, kilisede hatırlanan geçmiş hayatlar, Şaman ayinleri ile ilgili bölümler var. Romanda Paulo ve Hilal engizisyon mahkemelerinin olduğu ortaçağ zamanında birarada yaşamış, aynı zamanda geçmiş hayatlarında da birbirini tanımış iki insan olarak hikayelendirilmiş. Hilal bu mahkemelerin birinde yargılanıyor ve Paulo o zamanda bulunduğu konuma rağmen Hilal'e yardım etmemesi yüzünden günümüzde yaptıkları yolculuk esnasında O'ndan af diliyor. Kitapta yazarın geçmiş yaşamlarına dönebildiği mistik anlar ise Elif olarak adlandırılıyor.

Paulo Coelho'nun da bir Blog'u var ( http://paulocoelhoblog.com ). Göz atmanızı öneririm. Ben bir videosuna göz attım, video çalışma odasında çekilmiş ve şöyle diyor; aslında benim çalışma odam burası (beynini gösteriyor) ve tabii burdan geçerek gidiliyor (kalbini gösteriyor).

Kitabı okumalısınız, hayatla ilgili farkına varmadığınız çözümlemeler bulacaksınız. Daha ölmeden farkına varılan cennet ve cehennem hissi ile ilgili bölüm mesela: "Geleneğin dediğine bakılırsa her birimiz var oluşumuzun gerçek sebebini ölmeden bir saniye önce anlarmışız, Cehennem ya da Cennet işte o an doğarmış. Cehennem, o kısacık anda geriye bakıp hayat denen mucizeye anlam katma fırsatını kaçırdığımızı anlamakmış. Cennet ise o an, "Hatalarım oldu, fakat hiç korkaklık etmedim. Hayatımı yaşadım, ne yapmam gerekiyorsa yaptım," diyebilmekmiş...